27 Ocak 2012 Cuma

Anaokulu ve Sınıf Öğretmenliği Diplomaları İptal Edildi

diploma-iptal

Anaokulu ve Sınıf Öğretmenliği Diplomaları İptal Edildi.

Anaokulu ve sınıf öğretmenliği diplomaları KHK ile iptal edildi. Şu an pek az kimse farkında ama ne olduğu anlaşılınca acısı hissedilecek ve feryadı pek yakında bir çok öğretmen ve öğretmen adayından gelecek. Öğretmen yetiştiren fakültelerin diplomaları 2006’da kaldırılmış, yerine sertifikalı mezuniyet gelmişti. Fakülte öğrencileri bunu biliyordu Ancak bunun ne demek olduğunu bilmiyorlardı. Şimdi de, görev başındaki öğretmenlerin diplomaları KHK ile fiilen geçersiz sayıldı. Çünkü sınıfları ellerinden alınıyor. O diplomayla girdikleri sınıflar yakında yok olacak. Bakın nasıl? Anaokulları ve İlköğretim okulları “Temel Eğitim Okulları” adı altında birleştirildi. Artık İlköğretim okulu yok, Temel Eğitim okulu var.
İlköğretimin anaokulu 5-6 yaş iken Temel Eğitimin anaokulu 5-6-7-8-9 yaşları içine alıyor. 1+4 yıl Anaokulu, bu getiriliyor. Dairesi açılan bölüm bu!
Ne öğretir bu 5 yıllık Anaokulu? Okuma yazmaya hazırlık ve okuma yazma öğretir.
Peki bizde bunun öğretmeni var mı, hayır yok!
Bunun öğretmenini yetiştiren fakülte var mı, hayır yok!
Ne yapacak MEB şimdi? Mesleki Yeterlilik Kurumu’nu kurdu. Bu kurum İçerisinde on Amerikalı var. Bu kurum ne yaptı? Hayat Boyu Öğrenme Dairesi’ni kurdu, orada sertifika kursları açacak. Sertifikalı Öğretmenlik için de ilk adımı atıyor!
Sınıf öğretmeni olarak yetişmiş olan, tayin etmediği öğretmen adaylarına ne diyecek bakanlık?
“Diplomalarınız geçmiyor, çünkü o diplomayla gireceğiniz okullar artık yok! 5 yıllık Anaokulu öğretmeni olmak isterseniz, size Hayat Boyu Öğrenme Dairesi’nde açacağımız kurslarda sertifika verebiliriz” diyecek.
Eğer, İkinci Kademe (şimdiki 4-5.sınıf) öğretmeni olmak isterseniz, artık sınıf öğretmeni değil branş öğretmeni olacaksınız. Yine diplomanız geçmez! Bu sefer de sadece bu sınıflar için branş öğretmeni olabilirsiniz, ancak bunun sertifikasını almalısınız! Haydi kurslara, pamuk eller cebe…
Peki, mevcut okullardaki sınıf öğretmenleri ne olacak?
Onların da diplomaları iptal oldu, sınıfları yok artık!
MEB onlara hizmet içi kurslar açıyor, onun için artık yaz tatilleri yok!
Kurslar iki seviyeli olacaktır, seçim öğretmenin.
A-Anaokulu (1+4) öğretmeni olmak için
B- 4-5. sınıf temel derslerinden birinin öğretmeni olmak için
Bu kurslara alınacak öğretmenler, henüz emekliliği gelmemiş olanlardır. Emekliliği gelmiş olanlar bu değersizleştirmeyi görüp de dayanamaz, bir an önce emekli olmak isterler. Ki, deneyimli ve dolu öğretmeni burada tutmamak onların istediğidir.
Öğretmenliğin, Amerika’daki gibi en itibarsız meslek haline getirilmesine hiçbir deneyimli öğretmen razı olamaz. Zaten 2005’den beri dağıtılan uyduruk ders kitaplarına itibar etmeyip onlar kendi doğru bildiklerini öğretiyorlardı. Şimdi onlara onur plaketi vereceklerine, KHK ile en ağır ceza veriliyor, diplomaları ve sınıfları ellerinden alınıyor.
Yakında Temel Eğitim Okulları’nı bir KHK ile valiliklerin özel idarelerine, sonra belediyelere vereceklerini biliyoruz. Bunu saklamıyorlar zaten.
O zaman, bütün diplomalara, bütün sertifikalara rağmen, bütün hizmet içi kurslara, bu zahmetlere rağmen, sözleşmenizi yerel yönetim yapacaksa…
Kaybedecek başka neyiniz kaldı?
Sevgili, mesleği elinden alınan sınıf ve anaokulu öğretmenleri…
Sevgili, ataması yapılmayan sınıf ve anaokulu öğretmenleri…
Sevgili, ataması yapılmayan bütün branş öğretmenleri…
Sevgili, fakülteleri kapanacak olan sınıf ve anaokulu öğretmenliği bölümleri…
Sevgili, evlatları perişan edilen ve bu perişanlığı birlikte çeken aileler…
Sizi bekleyen bu hazin sonu, Dünya Ticaret Örgütünün emirleri doğrultusunda hazırlayan;

  • Mesleki Yeterlilik Kurumu’nun (MYK, İçerisinde on Amerikalı var),
  • Yeni görevi sizi küresel ekonominin emir eri yapmak olan MEB’na,
  • Sizi piyasaya devredip kendini kapatacak olan YÖK’e,
  • Sizi bu hale getirenlere engel olmayan seçtiğiniz milletvekillerine,
  • Ya da size gerçekleri yazmadıkları için köşe yazarlarına, kendine aydınım diyenlere…
    Söyleyecek bir çift sözünüz yok mu?
  • AB Protokolü uyarınca 1990’dan beri alınmış bütün diplomaların geçersiz olduğunu, biliyor musunuz?


TÜRKİYE İŞGAL ALTINDA DEĞİLDİR,DEMEYE DEVAM EDECEKMİSİNİZ..?
NE ZAMAN İŞGALİN VARLIĞINA İNANACAKSINIZ ?
AB UYARINCA DİPLOMALARINIZ ELİNİZDEN ALINDI, BİLİYOR MUSUNUZ?

 
Fotokopiyle çoğalttığım yazıyı metroda yanımdaki bayana verdim. Hemşireydi. Gazetede dün gördüğü “Diplomalı hemşire aranıyor” ilanını anlattı. Diplomasız hemşire mi olunur demiş, ...bir anlam verememiş. “Bu yazıyı okuyunca anladım” dedi.
Artık Amerikan usulü, pansumancı, iğneci, serumcu, masajcı, sondacı gibi parçacı hemşirecikler dönemi geliyor. Öğrenmek isteyen ayrı ayrı sertifika alacak, ayrı ayrı kurslara gidecek, her birine ayrı ayrı para verecek… “Hayat boyu öğrenme” modeline geçiyoruz.
Bir mesleğin gerektirdiği dersleri tek bir okulda devlet eliyle öğretmek bitiyor. Hemşirelik Meslek Lisesi de kapanacak ve öğretmeni de artık yetişmeyecek… Anlattım.
İyice şaşırdı ve “Evet, doğru, hemşirelik okullarına artık öğretmen yetiştirilmiyor, fakültemiz yok” dedi. Kendisiyle gurur duydu, “Ben bir diplomalı hemşireyim” dedi mutlulukla.
Ama, artık kendinden sonraki gençler aynı mutluluğa erişemeyecek. Bundan söz edince hüzünlendi. “Bu yazıyı çoğaltıp ben de dağıtabilir miyim?” dedi inerken.
Kızılay’da otobüs kuyruğunda gençlere “Diplomanızın kaldırıldığını biliyor musunuz?” diye sordum. “Benim diplomam var” dedi bir tanesi, Bilkent Mühendislik mezunuymuş. “Mühendislik diploması mı yoksa mezuniyet belgesi mi verdiler sana?” dedim. Şaşırdı, bir düşündü, “Evet haklısınız, ‘mühendislik fakültesinden şu dereceyle mezun olmuştur’ yazıyor. ‘Fakültemizden şu dereceyle mezun olarak Elektrik Mühendisi olmaya hak kazanmıştır’ demiyor.” Sonra hatırladı, verilen belgenin üzerinde ‘Mühendislik Diploması’ yazmıyordu.
Kuyrukta bir genç kızımız Kız Meslek Lisesinde Çocuk gelişimi okuyor, ama fakültenin kapandığını bilmiyor. “Yani ben şimdi Çocuk Gelişimi dersinin öğretmeni olamayacak mıyım?” diyor. 2 yıllık meslek okuluna sıfır puanla sınavsız gidecek, oradan çocuk bakıcısı olarak çıkacak, Kız Meslek Lisesindeyken okuduğu derslerin çok altında bilgiyle yüksek(!) okuldan çıkacak; sadece bebeğin altını değiştirme sertifikası, sadece bebeğin mamasını yedirme sertifikası… Düş kırıklığına uğradı.
Kuyrukta bir bey, İmam Hatip Meslek Lisesinin kapatılacağına, sertifikalı kurslara döneceğine inanmıyor, almıyor uzattığım yazıyı.
Ulus Atatürk Kız Meslek Lisesine gittim, bahçede okulun Çocuk Gelişimi öğretmeniyle karşılaşıyorum, beni tanıyor. “Sabah gelseydiniz, sizi drama dersime davet ederdim, bize bir uygulama gösterirdiniz” diyor. Bildiriyi veriyorum eline, duymamış, şaşırıyor. “Eğitim Küresel Piyasaya Teslim” kitabımdan imzalı istiyor.
Bu okulun hiçbir öğretmeni ve hiçbir öğrencisi kalmayacak, çünkü yerine otel yapılacak, Atatürk tabelası da, okulun yetiştirdiği ünlü modacıların anıları da yok olacak.
Merkezdeki böyle köklü meslek liseleri arsası için satılacak.
Gencecik insanlar ne yaşadıklarını bilmiyorlar. Fen Fakültesi diplomalarının kaldırıldığını bilen sadece bir kişiye rastladım.
Haberlerde, ne kadar basit soruları bile bilmeyen gençlerimizi aşağılayarak anlatmak modası var şimdi. Ben eline bildiriyi verirken birisi diyor ki, “Haberlerde vardı, gençlerimiz hiçbir şey bilmiyorlar… Okumasınlar daha iyi.” İşte bunu dedirtmek için o haberler tertipleniyor, onu bilmiyor. Öyle insana öyle soru sorarsın, onu da haber yaparsın… Haber değeri nedir bunun diye sormazsın. Kitleleri önce ne kadar aptal olduklarına inandırmak psikolojik harptir!
Başkasının bilmediği soruyu kendisi biliyor ya, mutlu olmasına yetiyor. Aynı insana kaybettiği haklarını soruyorum, haberi bile yok. İnsanımız ne kadar uyutulmuş, görüyorum. Bildiri dağıtmamdaki amaç da zaten ulaşabildiğim kadar insanı ayıktırmak…

  • Diplomalarınız elinizden alındı, biliyor musunuz?
  • AB Protokolü uyarınca 1990’dan beri alınmış bütün diplomaların geçersiz olduğunu, biliyor musunuz?
  • Gazetecilik diplomaları artık geçersiz oldu, biliyor musunuz?
  • YÖK yerine MYK geldi, biliyor musunuz?
  • Fakülte müfredatları lise düzeyine indirildi, biliyor musunuz?
  • 5544 sayılı bir kanunla sertifikalı, paralı sınav sistemi geldi, biliyor musunuz?
  • 5544 sayılı kanun anayasaya aykırı, yabancılara üstünlük getiriyor, biliyor musunuz?
  • Teknik Eğitim Fakülteleri kapandı, meslek liselerine artık öğretmen yetişmeyecek, biliyor musunuz?
  • Artık usta ve kalfa yetişmeyecek, sadece çırak olunabilecek, biliyor musunuz?
  • Okul yerine “Hayat boyu öğrenme” adı altında paralı sertifikalı kurslar geliyor, biliyor musunuz? (Gazi Eğitim’in bahçesindeki bütün panolarda reklamı var. Camilerde hutbe olarak veriliyor.)
  • Sadece okuma yazma bilmek, sertifika veren kurslara gitmek için yeterli olacak. Her yaştan insanla orada bir arada olabileceksiniz, herkes istediği kıyafetle, sarıkla şalvarla fesle takkeyle kursa girebilecek, biliyor musunuz?
  • İmam Hatip Lisesinde okutulan derslerin her birini, cemaatlerin kendi paralı kurslarında vereceğini, biliyor musunuz? (Diyanet İşleri ve İlahiyat fakülteleri kapanır!)
  • Sabah gazetesinde çalışanların kapı gibi gazetecilik fakülte diplomaları yok sayıldı, Amerikan sınav şirketinden sertifika almaları için işten atıldıklarını, biliyor musunuz?

 
İşte böyle… Şu TV kanalları bizi böyle başkalarının bilgisizliğiyle alay ederek sığ bir üstünlük duygusuna sevk ediyorken, biz rehavete erdirilirken elimizden kapı gibi diplomalarımız alınıyor…
Nasıl, bunca yıl emek vererek kazandığımız diplomalar, kurduğumuz fakülteler, edindiğimiz bilgiler yok sayıldı… Bu savaş değil de nedir?
Tıpkı kurutulan derelerimiz gibi… Torbalara tıkılan haklarımız gibi… Kuşların, ceylanların, karıncaların hakkını bile vermeden borulara hapsedilen sularımız gibi…
İnsanoğluna bu kadar cefa reva mıdır?
Hele düşmesin yola diplomaları elinden alınanlar… Hele hele dereleri elinden alınan sarı yazmalılar, Şebinkarahisarlılar, İkizdereliler, Toroslular, Askoroslular, Borçkalılar, Hopalılar…
Su kaynaklarınız kurutulurken ne yapacağınızı biliyorsunuz…
Bilim kaynaklarınız kurutulurken ne yapacağınızı da düşünmeye başlasanız…!


Mahiye MORGÜL TV KONUŞMASI -1



Mahiye MORGÜL TV KONUŞMASI -2



YAZAN : Mahiye MORGÜL 

26 Ocak 2012 Perşembe

Ermeni İsyanı (The Armenian Revolt) 1984 - 1920 Belgeseli

19. yüzyıl sonunda, Ermeni milliyetçileri, Batılı siyasî idealler ve kendi vatanlarını kurma arzusuyla kışkırtılmış olarak, Osmanlı İmparatorluğu’na karşı isyan etmeye başladı. 1. Dünya Savaşı patlak verdiğinde, Rus birlikleri Türkiye’nin doğusunu işgal etti ve pek çok Ermeni onların saflarına katıldı. 1915 itibarıyla, Hıristiyan Ermeniler ve Müslümanlar arasındaki çatışma trajik bir kan gölüne döndü. Sonraki beş yıl içinde, iki milyondan fazla Ermeni ve –Türk, Kürt ve Azeri– Müslüman hastalık, açlık, soğuk ve katliamlar sonucu öldü. Bu bir saatlik program bu korkunç çatışmanın ayrıntılarını incelemekte, gerekçelerini açıklamakta ve Batılı güçlerin bu çatışmada oynadığı kilit rolü ortaya koymaktadır.
Ermeni İsyanı 1894-1920 ; Türk, Rus ve Amerikan kaynaklarındaki arşiv filmlerini ve fotoğraflarını kullanmakta ve aşağıda belirtilen uzmanlar ile yapılan görüşmeleri içermektedir:
  • Norman Stone, Bilkent Üniversitesi Tarih Bölümü
  • Yusuf Halaçoğlu, Gazi Stratejik Araştırmalar Merkezi (GSAM) Müdürü
  • Justin McCarthy, Louisville Üniversitesi Tarih Bölümü
  • Yusuf Sarınay, Devlet Arşivleri Genel Müdürü
  • Seçil Karal Akgün, Orta Doğu Teknik Üniversitesi Tarih Bölümü
  • Stanford Shaw, Bilkent Üniversitesi Tarih Bölümü


© Copyright 2006 Tempus Fugit Productions tarafından yapılmıştır.
[Belgeseli Türkçe indirmek için tıklayınız]


Ermeni İsyanı (The Armenian Revolt) 1984 - 1920 Belgeseli

12 Ocak 2012 Perşembe

Şeyh'ten Öğütler ..

 


ORUCUN DA,NAMAZIN DA KAZASI OLUR.BU KADINI BOŞAYAN SALAĞIN HAYATININ FELAKETİ OLUR.



و راحت ما تجي

Giderse, geri gelmez..!!


image001(2)

Resimdeki kadının kocası:

Şeyh hazretlerine sorar قال للشيخ :

Bu karıyı boşamaya karar verdim يا شيخ هذي قررت أطلقها

.Ramazanda oruç tutmuyor لأنها ما تصوم رمضان

Şeyh kadına derin derin bakıp bakıp bir off off deyip iç çeker ve cevap verir. لشيخ:

Çok iyi düşün فكر زين

Ramazan gider, yine geri gelir لأن رمضان يروح ويجي

Ama bu karı giderse geri gelmez بس هذي لو راحت ما تجي

11 Ocak 2012 Çarşamba

YARGIÇLAR DA YARGILANIR

 

 

nuremberg_trials 

Stanley Kramer’in filmidir. Nurenberg Duruşması. 1961 yılında yapılmış. 2. Dünya Savaşı bitmiştir. Hitler döneminin suçluları yargılanmaktadır. Dönemin Adalet Bakanı ve dört yargıç, verdikleri kararlar nedeniyle yargılanmaktadır. Mahkeme heyeti, üç Amerikalı yargıçtan oluşur. Başkan rolünde Spencer Tracy var. III. Reich’ın Adalet Bakanı Burt Lancaster. Mahkemenin askeri savcısı Richard Widmark. Sanık avukatı Maximillian Schell. Dava; Nazi döneminin siyasal iktidarını arkasına alan yargıçların adaletsiz kararlarla haksızlık yaptıklarının yargılanmasıdır. Yargıçlar, kendilerini yasalara uymak zorunda olduklarını, ülke sevgileri nedeniyle bu kararları verdiklerini söyleyerek savunurlar. Avukat, coşkulu savunmasında Hitler döneminin bütün ülkelerin katıldığı bir suç olduğunu,bu durumun Alman halkını suçlayarak düzelmeyeceğini belirtir. Uydurma suçlamalarla insanlar idam edilmiş, zihinsel özürlü kabul edilenler kısırlaştırılmış, Yahudiler toplama kamplarında en ağır koşullara mahkum edilmiş, gaz odalarında öldürülmüştür. Yargıçlar,kendi kararlarını yasalara uygun verdiklerini, öteki yapılanlardan haberleri olmadıklarını söyleyerek kendilerini savunurlar. İçlerinde Adalet Bakanlığı yapmış olan Ernst Janning (Burt Lancaster), fanatik avukatın bir sanığı ezişine dayanamayarak ayağa kalkar: “Yapılanlardan hepimiz sorumluyuz” der. “Yanımızdaki komşumuz alınıp götürülürken biz neredeydik? Bütün haksızlıklar bağıra bağıra açıklanırken biz neredeydik? Yanıbaşımızda zulüm yapılırken biz neredeydik? Sorumluyuz,bu açık” der. Bu arada mahkemeye Amerikan siyasilerinden baskı yapılır. Almanların kazanılması gerektiği,komünist Sovyetlere karşı Almanya’nın bir güç olacağı,bu nedenle beraat ya da hafif cezalar verilmesi mahkeme başkanına telkin edilir. Kararda,hepsine “ömür boyu hapis cezası” verilir. Başkan kendi adalet vicdanına uygun hareket etmiştir. Hapisteki eski Adalet Bakanı’nın mahkeme Başkanı’na, “olup bitenlerden haberinin olmadığına inanmasını” isteyen sözlerine Başkan şu yanıtı verir: “İlk verdiğiniz kararda idam edilen kişinin suçsuz olduğunu biliyordunuz değil mi?”.

İlk adaletsiz karardan sonrasına bakmaya bile gerek yoktur. Yargıçlar, arkalarında siyasal güç olduğu zaman bunun hiç değişmeyeceğini sanırlar. Savcılar, hep siyasal gücün kendilerinin de gücü olduğunu sanırlar.

Sanık kürsüsünden savcıya ve yargıçlara baktığım zaman bunu çıplak olarak görürdüm. 12 eylül döneminin Askeri Mahkemesi’nde Barış Derneği davasının tutuklu sanıklarıydık. Kararı önceden verilmiş bir davada yargılandığımızı biliyordum. Yargılama süreci bir usulün yerine getirilmesiydi. O koşulların adaletine hiç güvenmedim. İstenen cezayı tutukluluk olarak çektireceklerinden emindim. Arkadaşlarıma da bu kanımı söylemiştim. Dediğim gibi oldu. İddianamede istenen ceza sonuna kadar tutuklu olarak çektirildi. Tutuklu olarak. Sonuna kadar. Hapiste koğuşa gelen yargıç adaylarına şunu söylemiştim: “Yargıçlık stajına mutlaka üç ay hapiste olağan koşullarda yatarak eğitim görme şartı konmalıdır. Hekimlere de stajlarında üç ay hastanede hasta gibi yatma şartı konmalıdır. Hapiste yatmanın ne olduğunu öğrenmek eğitimin çok önemli bir parçasıdır.” Savcı tahliye istemlerinin reddini talep eder. Yargıçlar tutukluluğun devamına karar verirler. Sonra savcı ile yargıçlar resmi araç ile evlerine giderler. Tutuklu sanıklar koğuşlarına, hücrelerine dönerler. Yargılama devam etmektedir. Adalete güvenmek gerekir. Adalet er ya da geç yerine getirilecektir. Nürnberg Duruşmaları sonuna gelmişti. Amerikalı yargıç valizlerini topladı. Spencer Tracy, bu büyük aktör, düşünceli duruşunu sürdürerek evine dönmeye hazırlanıyordu. Bu filmde gördüğü gerçekler bu büyük aktörü nasıl etkilemişti? Bunu bilemiyoruz. Benim gözlerim neden yaşarmıştı? Ben biliyorum. Siz de biliyorsunuz…

Prof.Erdal ATABEK

9 Ekim 2011

10 Ocak 2012 Salı

KORKUTULMUŞ İNSAN SENDROMU…

 

 

 

 

child-fear Dostlar bugün iki güzel yazı okudum. Bu yazılar değerli tıp adamı, eğitimci, eski bürokrat Prof.Erdal ATABEK hocamıza ait. Konu onun uzmanlık alanı. Günümüzde olan bitene ne anlam vereceğimi düşünürken olanı biteni bilimsel olarak bu kadar güzel anlatan başka birine hiç rastlamadım. Gündeme tabiri caiz ise cuk oturuyor. Bu yazıları sizlerle paylaşmaktan kendimi alamadım

 

 

KORKUTULMUŞ İNSAN SENDROMU…

İnsan korkar.
Korku,insanı tehlikelerden koruyan duygudur.
ya saldır ya kaç’ içgüdüsel komutunun ikilemidir korku.
insan, korku yaratarak önce ürkütülür,sonra sindirilir.
Yalnızlaştırılma korkusu. 
Parasızlık korkusu. 
Yaşlılık korkusu.
Temel korku,ölüm korkusu. Yok olma korkusu.
Kitleler bu korkularla yönetilebilir.
Diktatörler bunu keşfetmiştir.
Kitleleri yönetmenin iki silahıdır:
Korkutma. Oyalama.
Hiçbir şey yapamayacağına inandırma.
Ne yapsa olmayacağına inandırma.
Çaresizliğini bilinçaltına yerleştirme.
Ondan sonra istediğini yaparsın.
Yat dersin,yatar.
Kalk dersin,kalkar.
Sus dersin,susar.
Konuş dersin,o gene susar.
Ürkütülmüş insan sendromudur bu.
Bu duruma getirilmiş insana şaşarsın. 
Şaşar kalırsın.

Çalışır çalışır,eline bir şey geçmez.
Katlanır.
Aldığı her şeye zam yaparsın.
‘Hep böyledir’ der,susar.
Gözünün önünde lüks hayatlar yaşanır.
‘Onlar yaşamayacak da ben mi yaşayacağım?’ der,hak verir.
‘Yediğin lokmaya şükret’ derler,şükreder.
Sel gelir,evini yıkar,’kader’ der,boynunu büker.
Deprem gelir,kentini yıkar. ‘Günahların  yüzünden’ derler’,doğru’ der.
Deresini kuruturlar,’onlar büyüktür,bilir’ der.
Ormanını keserler,’vardır bir bildikleri’ der.
Sen bakar bakar,anlamazsın.
‘Bizimkiler acaba et yemiyor da ondan mı? dersin.
Zihinlerinde bir tutukluk var gibi diye düşünürsün.
‘Tepkisizler’ diye şaşarsın. Kimi zaman içerlersin.
Et yiyenlerin de böyledir,ot yiyenlerin de.
Kapıcıların da böyledir,beylerin ağaların da.
‘Bana dokunmasın da!’ der geçer.
‘Bunlara müstahak’ deyip kendini ferahlatır.
Sıra kendine gelince artık yalnızdır.
KORKUTULMUŞ İNSAN SENDROMU budur.

Cesaret,kaybetmeyi göze aldığın şey kadardır.
Kaybetmeyi göze alamazsan,
kazandığın her şeyi artık korkun yaparsın.
‘İşimi kaybedersem?’ diye korkarsın.
‘Yerimi kaybedersem?’ diye korkarsın.
İtibarın,artık korkundur.
Ünvanın,artık korkundur.
Ailen,artık korkundur.
Çocukların,artık korkundur.
Yaşamın korkun olmuştur.
Artık teslim olmaktan başka yapacağın şey kalmamıştır.
İnsan,çaresizliğini böyle yaşar.
Korkutan böyle kazanır.
Geçmişte böyle olmuştur.
Günümüzde de böyledir.
Gelecekte de böyle olacaktır.
İliklerine kadar korkacaksın,
sonra korkunu yeneceksin.
Cesaretini böyle kazanacaksın.

Mustafa Kemal’in ülkesi de böyleydi.
İnsanlar böyle korkutulmuştu.
‘Düvel-i Muazzama’ idi düşman.
Saltanatın etrafında toplanılmalıydı.
Halife kurtarabilirdi vatanı.
Herkes,herkes bir biçimde korkuyordu.
HAYIR,dedi Mustafa Kemal.
Hiçbir şeyi için korkmuyordu.
Ne ünvanın ne malı,ne canı.
Cesaret,işte budur.
YA İSTİKLAL YA ÖLÜM dedi.
Ölümü göze almayanın özgür yaşamaya hakkı yoktur.
Güçlü irade,korkuyu yendi.
Kuvayı Milliye zabitleri ayaktaydı.
Mustafa Kemal’in yanında toplandılar.
Her şey,her şey değişti.
Düvel-i Muazzama yenildi.
Saltanat kalktı.
Halifelik kalktı.
Türkiye Cumhuriyeti kuruldu.

Ya şimdi mi?
Korku yenilir mi? Yenilirse nasıl mı?
Haftaya da onu görelim…

Prof.Erdal ATABEK

Başkanlık tamam ama Başkana da "Ak" Saray yapmak lazım…!

 

 

 

beyaz_saray Değerli dostlar gündem iktidar tarafından o kadar çok değiştiriliyor ki artık yazıp da yayınlamadığım yazılarla bir kitap yayınlarım artık. Gündem neden bu kadar çabuk ve çok değiştiriliyor. Çünkü rejim tamamen  değiştiriliyor. Yani karşı devrim hız kesmeden devam ediyor. Yani SİVİL DARBE gerçekleşiyor. Rejimin yıkılmaz olarak ayakta kalan koruyucu kaleleri tamamen teslim alınamadığı için bazı temel değişiklikleri gözden kaçırmak için sürekli ve çabuk gündem yaratıp değiştiriyorlar. Yani cambaza bak oyununu çok güzel oynuyorlar. Bu görevi yapan eminim içinde ABD CIA uzmanlarının da bulunduğu geniş bir ekip var.

Yeni Türkiye...

CHP Milletvekili Prof. Nur Serter, AKP’nin Milli Eğitim’i “dinsel referanslar doğrultusunda yeniden yapılandırdığı” görüşünde... Bu yöndeki gelişmeleri şöyle sıralıyor:

  • Kuran kurslarındaki yaş sınırı kaldırılmış..
  • Atatürk İlke ve İnkılapları doğrultusunda bir gençlik yetiştirilmesi hedefi Milli Eğitim temel yasasından çıkarılmış...
  • Katsayı düzenlemesi ile meslek liseleri içinde İmam Hatip Liseleri en ayrıcalıklı konuma getirilirken, düz lise öğrencilerinin üniversiteye giriş olanakları azaltılmış...
  • Aile imamı, pedagog ve psikoloğun yerini almış.
  • Beşinci sınıftan başlayan bir umre ziyareti programı için faaliyete geçilmiş.
  • İlkokullara Arapça dersi konulmuştur..
  • İmam Hatip Liselerinin orta kısmını yeniden oluşturmak için 8 yıl olan zorunlu eğitimi 13 yıla çıkarmıştır..

Prof.Nur Serter diyor ki:

“AKP’nin ustalık dönemi, Türk milleti için Kulluk dönemi olacak ve Milli Eğitim, yerini dini eğitime bırakırken, Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer’in “laiklik ilkesinin yerini İslam’la bütünleşmeye terk etmelidir” sözünü hiç de boşuna söylemediği daha iyi anlaşılacaktır.”

Toplumun kimyası değiştirilecek... Yeni nesil başka bir nesil olacak...

Yukarıda bunun reçetesi görülüyor.

 

Gördüğünüz gibi yukarıda Prof.Nur Serter’in sıraladığı yapılanlardan hanginizin haberi oldu…? Eskiden olsa yer yukarıda sıralananların bir tanesi için bile yer yerinden oynardı…

Demek ki hakikaten yavaş yavaş sinire sindire alıştıra alıştıra  bu günlere getirilebilirmişiz… Teker teker her şeyi her kurumu kendi istedikleri gibi dizayn ettiler hatta buna muhalefet partilerini bile dahil ettiler…

Ben Ankara’da yaşıyorum. Geçtiğimiz senelerde Eskişehir yolu Çayyolu mevkiinde sürekli oturmadığım(oturamadığım) yazlık gibi kullandığım evime ara sıra gidip gelirim. Bu gidip gelmelerimde hep M TA Genel Müdürlüğü karşısında ve yine ODTÜ arazisinden sonra yolun her iki tarafında devasa yapılaşmalar dikkatimi çekerdi. Bu yapıların hemen hemen hepsi seçimlerden önce yapıldı. Seçimlerden sonra bu binaların yeni bakanlıkların binaları olduğunu öğrendik. Buna dikkatinizi çekerim. İktidar partisi AKP seçim sonuçlarından ne kadar emindi ki seçimler öncesi bu binaların inşaatlarına başlamakta bir beis görmedi. Önceki iktidarlar hep iktidara geldikleri zaman eğer yeni bir bakanlık veya kamu birimi oluşturmuşlarsa uygun bir kamu binası bulunur. Geçici olarak burası kendi binası yapılana kadar kullanılırdı. Şimdide Atatürk’ün göz bebeği miras bıraktığı Atatürk Orman Çiftliği arazisi içinde Toplu Konut İdaresi Başkanlığı tarafından 150 dönüm arazi üzerine inşa edilecek Başbakanlık kampusu, Türkiye’nin en iyi korunan ve en güvenli kamu kurumlarından biri olacakmış . “Başkanlık Sarayı” yani “AK SARAY” diyorum çünkü bu yapının Beyaz Saray benzeri bir bina olacağı söyleniyor. Yani AKP’nin başkanı  ve başbakan olan R.Tayyip ERDOĞAN Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkıp yerine Başkanlık sistemi olarak adlandırdığı başbakanlık ve cumhurbaşkanlığı yetkilerini de eline alacağından ne kadar eminki  kendi sarayını da yaparak bir diktatörlük  oluşturma yönünde hızla yoluna devam ediyor….

Bir politikacı önündeki zamanlarda başına ne geleceğini nasıl bilebilir. Yani onların deyimiyle Kaderlerini kendileri nasıl tayin edebilirler. Her şeyden evvel İslam anlayışını ve yaşam tarzını benimsediklerini söyleyenler için ne büyük bir tezat…! Ama ben başka bir şeye dikkatinizi çekmek istiyorum. Gelecekten bu kadar emin olmak bize neyi işaret ediyor…? Seçim sonuçları daha önceden bilinebilir mi…? Tahmin edilebilir ama kesin olarak önceden bilinemez. Ama bunlar biliyorlar. Yani bence seçimler aynı Silivri’de hukuk elbisesi görüntüsünde oynan bir tiyatro oyunu. Yüksek Seçim Kurulu kamunun diğer kurumları gibi bir kurum değil mi? O halde bu kurum çalışanlarını oraya atayan kim? Bu kurum nereye ve kime bağlı? O nedenle kimse yapılan seçimlere ve  sonuçlarına inanmamı beklemesin. Yani lafın kısası AKP iktidarı ve işbirlikçilerinin kesinlikle hiçbir şeyi şansa bırakmadıklarından adım gibi eminim. Şu anda Silivri’de adalet mi dağıtılıyor. Cumhurbaşkanı’nın dediği gibi kanunlar önünde herkes eşit mi? Peki bu kanunlar kendileri, yandaşları ve Deniz Feneri mensupları söz konusu olunca neden işlemiyor? Onlarda bu T.C.vatandaşı değiller mi? Görüyoruz ki darbeyi sadece askerler değil pekala siviller de yaparmış. Nasıl…? Hukuk yani savcılar ve hakimler eliyle şekil-A’da görüldüğü gibi yapılır.

  • Medyayı ele geçirirsin
  • Muhalif yazar ve gazetecileri içeri atarsın
  • muhalif parti ve siyasetçileri içeri atarsın
  • muhalif bilim adamlarını içeri atarsın
  • hukukçuları içeri atarsın
  • öğrencileri içeri atarsın
  • Rejimin koruyucu gücü Türk Silahlı Kuvvetleri’ni bir dizi operasyonla etkisiz hale getirirsin
  • muvazzaf asker ve komutanları içeri atarsın
  • Emekli asker ve komutanları intikam amacıyla içeri atarsın
  • TSK baş komutanı olan emekli Genel Kurmay başkanını içeri atarsın
  • Ana muhalefet partisi Başkanını da içeri atarsın

Geriye kim Kaldı? HALK….!

Halkta korkup sinmiş olduğu için artık önünde hiç bir engel kalmamıştır….!

Bu yeni rejimin Anayasası da bence hazır. Meclis başkanı bir mizansen oynuyor. Rejimi değiştirme işinden çok eminler.  Bu işte CHP, MHP figüran As oyuncular AKP ve BDP işin yapımcısı ABD o nedenle halkıma gözlerini açmalarını yada yeni padişahları önünde temenna durup el etek öpmek için şimdiden sıraya girmelerini salık veriyorum….

8 Ocak 2012 Pazar

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK' ÜN SUBAYLARA SESLENİŞİ

 

 

 

 

 

askerlerimiz Mustafa Kemal Atatürk'ün, 82 Yıl Önce, 31 Temmuz 1920 Tarihinde, Afyonkarahisar Kolordu Dairesi'nde Subaylara Hitaben Yaptığı Konuşmanın Tam Metni:

"Millet bağımsızlığının korunmasını ordudan, ordunun ruhunu teşkil eden subaylardan bekler. İşte subayların yüce olan vazifesi budur. Milletin bağımsızlığı ihlal edilirse bunun vebali subaylara ait olacaktır."
"Orduyu imha etmek için mutlaka subayını mahvetmek, aşağılamak lazımdır. Kumandanlarımıza ve subaylarımıza tecavüz ve taarruza başladılar.  Askerlik izzetinefsini yok etmeye gayret ettiler."
"Kuvveti olmayan, dolayısıyla mücadele edemeyen bir millet, mahkûm ve esir vaziyettedir. Böyle bir milletin bağımsızlığı gasp olunur."
"Dünyada hayat için, insanca yaşamak için bağımsızlık lazımdır.
Bağımsızlık sahibi olmak için kuvvet sahibi olmak ve bunun için mevcudiyetini ispat etmek icap eder. Kuvvet ordudur."

"Milletimiz, ordusundan yoksun bırakılma girişimiyle karşı karşıyadır."

Efendiler!
Eski silah arkadaşlarımla böyle yakından ve samimi temasta bulunmaktan büyük vicdani zevk hissediyorum. Sizinle oturup uzun hasbıhal etmek isterdim. Fakat çoksunuz; müsait yer de yoktur. Bu sebeple hissiyatımı birkaç cümle ile mülahaza etmekle yetineceğim.
Arkadaşlar!
İngilizler ve yardımcıları milletimizin bağımsızlığını imhaya karar vermişlerdir. Milletler bağımsızlıklarını hiç kimsenin lütuf ve atıfetine borçlu değildir. Hiç kimse kimseye, hiçbir millet diğer millete hürriyet ve bağımsızlık vermez. Milletlerde tabiaten ve yaratılıştan mevcut olan bu hak, milletlerce kuvvetle, mücadele ile mahfuz bulundurulur. Kuvveti olmayan, dolayısıyla mücadele edemeyen bir millet, mahkûm ve esir vaziyettedir. Böyle bir milletin bağımsızlığı gasp olunur.
Dünyada hayat için, insanca yaşamak için bağımsızlık lazımdır. Bağımsızlık sahibi olmak için kuvvet sahibi olmak ve bunun için mevcudiyetini ispat etmek icap eder. Kuvvet ordudur. Ordunun hayat ve saadet kaynağı, bağımsızlığı takdir eden milletin, kuvvetin lüzumuna olan vicdani imanıdır.
İngilizler, milletimizi bağımsızlıktan mahrum etmek için, pek tabii olarak evvela onu ordudan mahrum etmek çarelerine giriştiler. Mütareke şartlarının tatbikatı ile silahlarımızı, cephanelerimizi, bütün müdafaa vasıtalarımızı elimizden almaya çalıştılar. Sonra kumandanlarımıza ve subaylarımıza tecavüz ve taarruza başladılar. Askerlik izzetinefsini yok etmeye gayret ettiler. Ordumuzu tamamen lağvederek, milleti bağımsızlığını muhafaza için muhtaç olduğu dayanak noktasından mahrum etmeye teşebbüs ettiler. Bir taraftan da müdafaasız, ordusuz bıraktıklarını zannettikleri milletin de izzetinefsine, her türlü haklarına ve mukaddesatına taarruzla milleti alçaklığa, boyun eğmeye alıştırmak planını takip ettiler ve ediyorlar. Her halde ordu, düşmanlarımızın birinci taarruz hedefi oldu. Orduyu imha etmek için mutlaka subayını mahvetmek, aşağılamak lazımdır. Buna da teşebbüs ettiler. Bundan sonra milleti koyun sürüsü gibi boğazlamakta engeller ve müşkülat kalmaz. Bu hakikat karşısında ve içinde bulunduğumuz vaziyete göre subaylar heyetimize düşen vazifenin mahiyeti, ehemmiyeti ve kıymeti kendiliğinden meydana çıkar.
Milletimiz hür ve bağımsız yaşamak lüzumuna tam bir iman ile kani olmuş ve buna kati azim ile karar vermiştir. Zaman zaman şurada burada üzüntü verici karaktersizliklerin görülmüş olması hiçbir vakit milletimizin genel kanaatine, hakiki imasına sekte vurmamıştır ve vuramayacaktır. Dolayısıyla kuvvetin, ordunun vücudu için lazım olduğunu söylediğim kaynak ki milletin vicdanı imanıdır-mevcuttur.
Ordu ise arkadaşlar, ancak subaylar heyeti sayesinde vücut bulur. Malum bir askeri hakikat, felsefi hakikattir; "ordunun ruhu subaylardadır". O halde subaylarımız, düşmanlarımız tarafından yıkılmak istenilen ordumuzu tamir edecek ve canlandıracak ve ordu ve milletimizin bağımsızlığını muhafaza edecektir. Millet, bağımsızlığının muhafazasından ibaret olan hayati gayesinin teminini ordudan, ordunun ruhunu teşkil eden subaylardan bekler. İşte subayların yüce olan vazifesi budur.
Allah göstermesin, milletin bağımsızlığı ihlal edilirse bunun vebali subaylara ait olacaktır. Subaylar, izah ettiğim yüce, mukaddes ve bütün açılardan üzerlerine düşen vazife itibariyle, bütün mevcudiyetleriyle ve bütün dikkat ve ferasetleriyle giriştiğimiz bağımsızlık mücadelesinde, birinci derecede faal ve fedakâr olmak mecburiyetindedirler. Şahsi ve hususi hayatları itibariyle de subaylar, fedakârlar sınıflarının en önünde bulunmak mecburiyetindedirler. Çünkü düşmanlarımız herkesten evvel onları öldürürler. Onları aşağılar ve hor görürler. Hayatında bir an olsa bile subaylık yapmamış, subaylık izzetinefsini, şerefini duymuş, ölümü küçümsemiş bir insan, hayatta iken, düşmanın tasarladığı ve reva gördüğü bu muamelelere katlanamaz. Onun yaşamak için bir çaresi vardır: Şerefini korumak! Hâlbuki düşmanlarımızın da kastettiği, o şerefi ayaklar altına almaktır. Dolayısıyla subay için "ya istiklal, ya ölüm" vardır. Fakat arkadaşlar ölmeyeceğiz, bağımsızlığımızı muhafaza ederek yaşayacağız ve milletimizi daima bağımsız görmekle bahtiyar olacağız!

Mustafa Kemal ATATÜRK

31 Temmuz 1920

ihtiyarus TV

Videolarım

Twitter Delicious Facebook Digg Stumbleupon Favorites More

 
Design by Free WordPress Themes | Bloggerized by Lasantha - Premium Blogger Themes | Best Hostgator Coupon Code